15 Haziran 2009 Pazartesi

garip...

Gözlerini bir anlık kapadığında derin bir özlem hissetti içinde, biraz kıpırtı ve heyecan, sonra da küçücük bir coşku tattı o birkaç saniye içinde kendi yüreğinde. Sonra açtı gözlerini, tek yapmak istediği boş vakit geçirmekti bir gecelik. Yaptı da istediğini, oldukça boş vakit geçirdi özlem canını acıtmasın diye; ama artık gözlerini kapadığında daha fazla kıpırtı, heyecan ve coşku hissediyordu. Özlem ise yok olmuştu insanlar yeni güne başladığında. Ama bu özlemin gidişinden gelen sevinç biraz kırgınlık yaratıyordu sanki onda, öncesinden biriktirdiği kırıklar da yüzeye çıkmak için inat ediyorlardı. Gergindi, kırıklar acıtıyordu canını. Dayanamadı sonunda, bünyesinin tepki göstermesine izin verdi. Amcanın biri cızırtılı radyodan “zahide” ye seslenirken, o; kıpırtı, heyecan ve coşkuyu haberdar etti gözyaşlarından. İnkâr etti kıpırtı, reddetti heyecan ve çağırdı coşku… Reddetmeyi beceremezdi hiç, bu kez reddetmek de istemedi. Özlem diye tanıtıp kırgınlık diye anlatmaya devam ettiğimiz duygu her şeye dönüşürdü; o duyguya “o” diyoruz artık. “O” yalnız bırakmadı tabi, coşkuya birlikte koştular, bağırarak, kırarak birbirlerini, üzerek, ağlayarak… Coşku o gece bırakmadı onları, ellerinde değildi aslında, kör olsundu para ! Coşku hiç bilmedi bunu, sandı ki onlar da sadece seline kapıldı kendisinin. Ama sele onların da kapılması çok da vakit almadı aslında. Evet, sele kapılmışlardı ama başlarda serinleten rahatlatan narin bir akıntıya benziyordu yalnızca. “O” tehlikeye kapıldıklarında kurtardı kendini, çok canı yanmıştı, çok yara almıştı kısa zamanda. Ama herkes o kadar güçlü olamadı. Kendisi için her şeyi ifade etmeyi başardığı kişiyi de kurtarmayı akıl edemedi, belki kendisi kurtulur sandı bilinmez. Ama o kadar kolay olmadı kurtulmak. Coşku çok acıttı bir süre sonra ve yok oldu. Sel hortuma dönüştü sonra, çırpınsa da işe yaramıyordu zorla içinde tutuyordu onu. Her bağırışında daha sert esen rüzgârıyla yere çarpıyordu, her ağlayışında kendi yağmurunu getirip sırılsıklam ediyordu. Artık hortumun dışı görünmüyordu, ama sesler duyuluyordu: sitemler, gözyaşları, kırgınlıklar, kızgınlıklar… Sesleri uzun süre içi acıyarak dinledikten sonra biraz sessiz kalmaya karar verdi, sonra en kuvvetli atağıyla kurtulacaktı hortumdan. Tam da o sırada bir sıcaklık hissetti. Yabancıydı sıcaklık, ama hortumu da seli de yağmuru da çok iyi tanıyordu ve kızgındı onlara, biraz kırgındı. Dedi ki güvenin olayım; rüzgâr ve yağmurdan kurtarayım seni, birlikte ısınalım… Korkuyordu, kafası çok karışmıştı, ne hissettiğini bilmiyordu, ne düşündüğünü ise kendisi bile anlayamıyordu artık. Neyin peşine düşmeliydi? Ya da hiçbir şeyin peşine düşmeden akıntıya, rüzgâra mı bırakmalıydı kendini? Sonra sıcaklığı hissetmeden önceki kararı geldi aklına; evet bu sıcaklık ona güven veriyordu ve kararını uygulamasına yardımcı oluyordu. Evet, oldu ! Hortumdan kurtuldu, ısınmak yeterliymiş meğer… Sonra “o”nu gördü tekrar. Aynıydı. Hiç değişmeden onu bekliyordu. Aynıydı ! “O”nsuz olmazdı, anlamıştı… Güvenin tek yaptığı sıcaklığını hissettirmek değildi artık, daha da yaklaştı, gösterdi kendini. Isınmak güzeldi. Ama coşkunun sele dönüştüğü gibi sıcaklığın da alevlere dönüşmesinden korkmamak elde değildi ki. Korku azalarak devam ediyor, bu sırada “o” ve sıcaklık, sel ve hortumdan kalan yaraları sarıyor. Yaralar sarılırken hortumun dışındaki dünyaya tekrar adapte olmaksa, ne hale geldiğini gördüğü için acı veriyor.

ACI veriyor...

Hiç yorum yok:

Arabesk (?)

Şöyle demişim 25 Eylül 2017’de: “Önce kendine tutun, sonra kendinle bir tuttuğun insanlara, sonra hayatın ta kendisine tutun..” Ne güzel dem...