10 Eylül 2008 Çarşamba

küçük bir kız çocuğu

9 Eylül sabahı, saat 7 buçuğa geliyor.. İzlediğim filmle ağamaya doyamamışım, balkonda biraz hava aldıktan sonra yatmayı planlıyorum.. Hava o kadar güzel ki! Dayanamadım, üzerimdeki uyuşuk kıyafetlerden kurtulup dışarıya çıktım :)

Ağır ağır yürümeye başladım, ve kendi adımlarımdan başka duyduğum tek ses neydi biliyor musunuz? kuş sesleri.. uzun zamandır içim böyle huzur dolmamıştı. İçime çektiğim nefesin bana nasıl haz verdiğini bilemezsiniz. Çam ormanına doğru ağır ağır yürümeye başladım; eğimli bir yol.. Ormana biraz yaklaştığımda arkamı döndüm: Karabük şehri karşımda, ardında bir sis tabakası, arkasında koskoca dağlar.. biraz baktım; sonra serinliği hissettim. Evet, orman serinliğiyle kendine çağırıyodu beni. Yürüdüm, yürüdüm... çam ormanına ulaştığımda içimdeki şeye engel olamadım: ağlamaya başladım.. karşımda gördüğüm koskoca dağlar çok aciz hissettirdi birden kendimi. Sonra ormanın çok içine girmeden dolaşmaya başladım; yalnızdım ve bu bana o kadar büyük bir keyif veriyordu ki. bi tane kaya buldum kendime, üzerinde oturdum dakikalarca; yalnızca temiz havayı soludum ve düşündüm...

Eve döndüğümde artık insanlar işe okula gitmeye başlamıştı. Yanımdan geçen minübüsteki ufak bir kız çocuğu gülümseyerek bana baktı, mutlu oldum :)


Eklenti: bunu burda söylemekten üzüntü ve utanç duyuyorum ama; bu yazının başlığını her gördüğümde aklıma Küçük İbo'nun söylediği şarkı geliyo, böyle bi sözü vardı sanırım :D:D

Hiç yorum yok:

Arabesk (?)

Şöyle demişim 25 Eylül 2017’de: “Önce kendine tutun, sonra kendinle bir tuttuğun insanlara, sonra hayatın ta kendisine tutun..” Ne güzel dem...